Tolstoy'un "İnsan ne ile yaşar" adlı kitabında, çiftçi Pahom'un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.
Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom'a "Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım." der. "Yoksa bütün hakkını kaybedersin."
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takati. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken,
Pahom'un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz...
Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom' u bu mezara gömerler. Reis Pahom'un mezarının başında durur şöyle der: "Bir insana işte bu kadar toprak yeter!"
İnsanın hakikati, sana gösterdiğinde değil gösteremediğindedir. Bundan ötürü onu tanımak istersen dediklerine değil demediklerine kulak ver. Ne gariptir ki toplum olarak aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana; yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız. Halil Cibran
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez,
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
Nihilizm (hiççilik) bilgi, değer ve varlık felsefesiyle ilgili bir öğretidir. Nihilistlere göre hiç bir şeyin hakikati yoktur. Hiçbir şeyin hakiki bilgisine ulaşmak da mümkün değildir. Bu bakımdan insan eylemlerini Nihilizmbelirleyen ahlaki değerlerden bahsedilemez
Nihilistlere göre insanlar güçlüler ve zayıflar
diye ikiye ayrılır. Mevcut ahlak sistemini Tanrı'ya inanan zayıf insanlar oluşturmuştur
ve bu ahlak sistemi köle ahlakıdır. Bu ahlakın karşısında güçlü insanların oluşturduğu efendi ahlakı vardır. Üstün insan, çağının modası geçmiş değerlerini reddeden, yeni değerler oluşturabilen insandır. Hiçbir değer tanımamayı ifade eden üst bir kavram olarak nihilizmin epistemik, metafizik, sosyal ve politik gibi çeşitli türevlerinden bahsedilebilirse de değersizleştirmenin sosyal hayattaki en yıkıcı boyutu tüm ahlaki değerlere açıkça cephe alan ve onları yok edilmesi gereken insanlığın ürettiği bir hastalık olaraNihilizm (hiççilik) bilgi, değer ve varlık felsefesiyle ilgili bir öğretidir. Nihilistlere göre hiç bir şeyin hakikati yoktur. Hiçbir şeyin hakiki bilgisine ulaşmak da mümkün değildir. Bu bakımdan insan eylemlerini belirleyen ahlaki değerlerden bahsedilemez
Nihilistlere göre insanlar güçlüler ve zayıflar
Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "Öfkelendiğimiz kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de
aktarabilecekken niye bağırırız?" diye sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:
"İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu nedenle kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.
Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir. Bu nedenle tartıştığınız zaman aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun.
Biz müslümanlar, İslam medeniyetinin temsilcileriyiz. İnsanların onur ve haysiyetini ayaklar altına alacak tutum ve davranışlar bize asla yakışmaz. Ayrıştırmak, ötekileştirmek, dışlamak, hor görüp ayıplamak hayatımızın hiçbir alanında yer bulamaz. Rabbimizin nazargahı olan bir kalbi kırmak, bir gönlü incitmek, Müslüman kimliğimizle asla bağdaşmaz. O halde birbirimizin hak ve hukukuna saygı gösterelim. Farklılıklarımızı en büyük zenginliğimiz bilelim. ...
Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar.
Giordano Bruno
Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu, hedefi, yolu yalandır
İnsan bir deryadır, ilimde mahir
Beyhude gamlanma divane gönül
Cümle alemlerin rızkın veren var
Yaptığın hatadan habersiz sanma
Kara karıncayı gece gören var
Hakkın toprağında mülküm var deme
Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar
Güneş yalnız da olsa etrafına ışık saçar
Üzülme doğruların kaderidir yalnızlık
Kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar
Ömer Hayyam
“İyiliğin karşılığını beklemek, onu satmak demektir. Nankörlükle karşılaşma korkusuyla iyilik yapmaktan vazgeçmemeliyiz; çünkü bir iyiliğin en büyük ödülü, o iyiliği yapmış olmanın ta kendisidir.“
-Seneca - İyilik Üzerine
Test yarışlarında insanları heyecanlandıran inovatif mühendislik çalışmaları ve güç ünitelerine dair yeni detaylar gördük ilk başta ferrari’nin ters dönebilen arka kanadıydı sadece 5 tur test etti ve kullanılacağı düşünülmüyor ama oldukça dikkat çekti uçak kanadı gibi görünen bu kanat arabanın sürtünmesini kolaylaştırabileceği düşünüldü ikinci detay ise kalkışlarda yine ferrari’nin büyük başarısı küçük turbo motoru sayesinde kolay devreye...
Test yarışlarında insanları heyecanlandıran inovatif mühendislik çalışmaları ve güç ünitelerine dair yeni detaylar gördük ilk başta ferrari’nin ters dönebilen arka kanadıydı sadece 5 tur test etti ve kullanılacağı düşünülmüyor ama oldukça dikkat çekti uçak kanadı gibi görünen bu kanat arabanın sürtünmesini kolaylaştırabileceği düşünüldü ikinci detay ise kalkışlarda yine ferrari’nin büyük başarısı küçük turbo motoru sayesinde kolay devreye girerek kalkışlarda büyük avantaj sağlayabildiğini gördük bakalım ilerleyen günlerde ne olacak
2026 yılında yeni takımlar ve yeni güç üniteleri pek çok değişiklik ile evrimleşen yeni araçlar yeni sürprizler getirebilir Audi ve Cadillac acaba gridde kendine nasıl yer bulacak yeni güç ünitelerinin %50 elektrik %50 yakıt ile çalışması nasıl bir sonuç verecek hep birlikte izleyeceğiz şuan başka tartışma konusu ise Mercedes’in yeni güç ünitesinin içine yerleştirdiği motor ısındığında yakıtı sıkıştırarak kuralları esneten bir yapıya sahip çünk�...
2026 yılında yeni takımlar ve yeni güç üniteleri pek çok değişiklik ile evrimleşen yeni araçlar yeni sürprizler getirebilir Audi ve Cadillac acaba gridde kendine nasıl yer bulacak yeni güç ünitelerinin %50 elektrik %50 yakıt ile çalışması nasıl bir sonuç verecek hep birlikte izleyeceğiz şuan başka tartışma konusu ise Mercedes’in yeni güç ünitesinin içine yerleştirdiği motor ısındığında yakıtı sıkıştırarak kuralları esneten bir yapıya sahip çünkü kurallarda yakıt sıkıştırma oranı motor çalışmadan test ediliyordu pek çok itiraz var ve sonuçları göreceğiz.
bir insanın ne kadar iyi bir insan olduğu ile ilgili bir kanaate varmak gerektiğinde onun diğer insan ve canlılara acı vermemek için ne kadar çaba harcadığına bakmalıyız.
sadece mutlu olmayı istesek kolay olacaktı, ama biz başkalarından daha mutlu olmak istiyoruz. Bu da oldukça zor, çünkü onları daima olduklarından daha mutlu sanırız.
iyice görüyorum artık düzeni. orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda, aşağıda da birçok kişi. ve bağırıyor yukardakiler aşağıya: "çıkın buraya gelin ki, hepimiz olalım yukarıda." ama iyice gözlediğinde görüyorsun, neyin saklı olduğunu yukardakilerle, aşağıdakiler arasında. bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta. yol değil ama. bir tahta bu. ve şimdi görüyorsun açıkça; bu bir tahterevalli tahtası. bütün düzen bir tahterevalli aslında. iki ucu birbirin...
iyice görüyorum artık düzeni. orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda, aşağıda da birçok kişi. ve bağırıyor yukardakiler aşağıya: "çıkın buraya gelin ki, hepimiz olalım yukarıda." ama iyice gözlediğinde görüyorsun, neyin saklı olduğunu yukardakilerle, aşağıdakiler arasında. bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta. yol değil ama. bir tahta bu. ve şimdi görüyorsun açıkça; bu bir tahterevalli tahtası. bütün düzen bir tahterevalli aslında. iki ucu birbirine bağımlı. yukardakiler durabiliyorlar orada, sırf ötekiler durduğundan aşağıda. ve ancak; aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece kalabilirler orada. yukarıda olamazlar çünkü, ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı. bu yüzden isterler ki; aşağıdakiler sonsuza dek hep orada kalsınlar. çıkmasınlar yukarı. bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden. yoksa durmaz tahterevalli. tahterevalli. evet, bütün düzen bir tahterevalli.
Bertolt Brecht
1992 Los Angeles Olayları (genellikle "Rodney King Olayları" olarak da anılır), Amerika Birleşik Devletleri'nin yakın tarihindeki en yıkıcı sivil kargaşalardan biridir. Olayların temelinde, Los Angeles Polis Departmanı (LAPD) ile özellikle Afrikalı-Amerikalı topluluk arasındaki derin ve uzun süredir devam eden ırksal gerilim, polis şiddeti ve ekonomik eşitsizlik yatıyordu. Olayları ateşleyen doğrudan kıvılcım, 3 Mart 1991'de yaşanan bir olay ve ardından gelen hukuki süreç oldu. O gece, şartlı tahliyede olan Afrikalı-Amerikalı Rodney King, yüksek hızlı bir polis takibinin ardından dört LAPD memuru (Laurence Powell, Timothy Wind, Theodore Briseno ve Stacey Koon) tarafından durduruldu. Amatör bir kameraman olan George Holliday tarafından tesadüfen videoya çekilen olayda, memurların yerde yatan King'e defalarca copla vurduğu, tekmelediği ve şok tabancası kullandığı görüldü. Bu kaset, ulusal medyada defalarca yayınlanarak polis şiddetini somut bir şekilde gözler önüne serdi ve büyük bir kamuoyu tepkisine yol açtı.
Olayların patlama noktası, bir yıl sonra, 29 Nisan 1992'de bu memurların yargılandığı davanın sonuçlanmasıyla geldi. Dava, gerilimi azaltmak amacıyla, ağırlıklı olarak beyazların yaşadığı ve polis ailelerinin yoğunlukta olduğu bir banliyö olan Simi Valley'e taşınmıştı. Çoğunluğu beyazlardan oluşan jüri, üç memuru tüm suçlamalardan beraat ettirdi; dördüncü memur hakkındaki bir suçlamada ise karara varılamadı. Bu karar, Los Angeles'taki Afrikalı-Amerikalı topluluk başta olmak üzere, adaletin sağlanmadığını düşünen milyonlarca insan için bir şok etkisi yarattı. Kararın açıklanmasından sadece birkaç saat sonra, South Central Los Angeles'taki Florence ve Normandie kavşağı, öfkenin ilk patlama noktası oldu. Reginald Denny adında beyaz bir tır şoförü, aracından zorla indirilerek kalabalık tarafından feci şekilde dövüldü ve bu anlar helikopterden canlı yayınlandı. LAPD'nin bölgeden çekilmesi ve duruma müdahalede geç kalması, şiddetin hızla kontrolden çıkmasına ve şehrin dört bir yanına yayılmasına neden oldu.
https://youtu.be/oWaZtgw-vrA?si=LxDmVWZNevtYom16
1992 Los Angeles Olayları (genellikle "Rodney King Olayları" olarak da anılır), Amerika Birleşik Devletleri'nin yakın tarihindeki en yıkıcı sivil kargaşalardan biridir. Olayların temelinde, Los Angeles Polis Departmanı (LAPD) ile özellikle Afrikalı-Amerikalı topluluk arasındaki derin ve uzun süredir devam eden ırksal gerilim, polis şiddeti ve ekonomik eşitsizlik yatıyordu. Olayları ateşleyen doğrudan kıvılcım, 3 Mart 1991'de yaşanan bir olay ve ardından gelen hukuki süreç oldu. O gece, şartlı tahliyede olan Afrikalı-Amerikalı Rodney King, yüksek hızlı bir polis takibinin ardından dört LAPD memuru (Laurence Powell, Timothy Wind, Theodore Briseno ve Stacey Koon) tarafından durduruldu. Amatör bir kameraman olan George Holliday tarafından tesadüfen videoya çekilen olayda, memurların yerde yatan King'e defalarca copla vurduğu, tekmelediği ve şok tabancası kullandığı görüldü. Bu kaset, ulusal medyada defalarca yayınlanarak polis şiddetini somut bir şekilde gözler önüne serdi ve büyük bir kamuoyu tepkisine yol açtı.
Olayların patlama noktası, bir yıl sonra, 29 Nisan 1992'de bu memurların yargılandığı davanın sonuçlanmasıyla geldi. Dava, gerilimi azaltmak amacıyla, ağırlıklı olarak beyazların yaşadığı ve polis ailelerinin yoğunlukta olduğu bir banliyö olan Simi Valley'e taşınmıştı. Çoğunluğu beyazlardan oluşan jüri, üç memuru tüm suçlamalardan beraat ettirdi; dördüncü memur hakkındaki bir suçlamada ise karara varılamadı. Bu karar, Los Angeles'taki Afrikalı-Amerikalı topluluk başta olmak üzere, adaletin sağlanmadığını düşünen milyonlarca insan için bir şok etkisi yarattı. Kararın açıklanmasından sadece birkaç saat sonra, South Central Los Angeles'taki Florence ve Normandie kavşağı, öfkenin ilk patlama noktası oldu. Reginald Denny adında beyaz bir tır şoförü, aracından zorla indirilerek kalabalık tarafından feci şekilde dövüldü ve bu anlar helikopterden canlı yayınlandı. LAPD'nin bölgeden çekilmesi ve duruma müdahalede geç kalması, şiddetin hızla kontrolden çıkmasına ve şehrin dört bir yanına yayılmasına neden oldu.
Kargaşa altı gün sürdü ve Los Angeles'ı adeta bir savaş alanına çevirdi. Olaylar sadece Afrikalı-Amerikalı ve beyaz topluluklar arasında değil, aynı zamanda etnik gruplar arasında da ciddi çatışmalara sahne oldu. Özellikle Koreli-Amerikalı esnafların dükkanları yoğun bir şekilde yağmalandı ve ateşe verildi. Bu durumun altında, olaylardan kısa bir süre önce yaşanan Latasha Harlins davasının da etkisi vardı. (Harlins, Koreli bir dükkân sahibi tarafından öldürülmüş, ancak dükkân sahibi hapis cezası almamıştı). Polis korumasından yoksun kalan birçok Koreli esnaf, dükkânlarını korumak için silahlanmak zorunda kaldı ve "Rooftop Koreans" (Çatıdaki Koreliler) olarak bilinen ikonik görüntüler ortaya çıktı. Şiddeti durdurmak için önce Kaliforniya Ulusal Muhafızları, ardından federal ordu birlikleri ve deniz piyadeleri şehre sevk edildi.
Olayların sonucu felaketti. Altı gün süren kargaşada resmi rakamlara göre 63 kişi hayatını kaybetti, 2.300'den fazla kişi yaralandı ve 12.000'den fazla kişi tutuklandı. Maddi hasar 1 milyar doları aştı; binlerce bina (çoğunlukla işyerleri) yakılıp yıkıldı ve on binlerce kişi işsiz kaldı. Bu yıkım, şehrin sosyo-ekonomik dokusunda on yıllar sürecek yaralar açtı. Siyasi arenada, olayların yönetimindeki başarısızlığı nedeniyle büyük eleştiri toplayan LAPD Şefi Daryl Gates istifa etmek zorunda kaldı. Olaylar, polis teşkilatında reform yapılması amacıyla kurulan Christopher Komisyonu'nun tavsiyelerinin uygulanmasını hızlandırdı. Federal düzeyde ise, beraat eden polis memurları hakkında federal sivil haklar davası açıldı; 1993'teki bu ikinci davada, memurlardan ikisi (Koon ve Powell) Rodney King'in sivil haklarını ihlal etmekten suçlu bulundu ve hapis cezasına çarptırıldı. 1992 LA Olayları, ABD toplumundaki ırksal adaletsizlik, ekonomik eşitsizlik ve polis şiddeti gibi sistemik sorunların ne kadar derin olduğunu acı bir şekilde ortaya koyan tarihi bir dönüm noktası olarak hafızalara kazındı.
Bir pazarlama efsanesi olan Red Bull ile başlayalım.
Red Bull'un kuruluş hikayesi, Avusturyalı bir pazarlama yöneticisi olan Dietrich Mateschitz'in 1980'lerin başında Tayland'a yaptığı bir iş seyahatine dayanıyor. Mateschitz, jet lag (uçuş yorgunluğu) yaşadığı bu seyahatte, yerel olarak popüler olan ve kamyon şoförleri ile işçiler tarafından uyanık kalmak için tüketilen "Krating Daeng" (Kırmızı Gaur) adlı içeceği denedi ve mucizevi iyileştirici etkisinden etkilendi. Orijinal formülü Batı damak tadına uyarlayarak ve Taylandlı iş ortağı Chaleo Yoovidhya ile ortaklık kurarak 1984 yılında Red Bull GmbH'yi kurdu. Yaklaşık üç yıl süren titiz bir formül, ambalaj (gümüş-mavi, ince ve uzun kutu tasarımı) ve marka konumlandırması çalışması sonrasında, Red Bull Enerji İçeceği ilk kez 1 Nisan 1987'de Avusturya'da piyasaya sürüldü ve bu lansman, enerji içecekleri adında yepyeni bir ürün kategorisinin doğuşunu simgeledi. Piyasaya sürüldüğü ilk yıllarda, alışılmadık tadı ve yüksek fiyatı nedeniyle şirket ciddi zararlarla karşılaşmasına rağmen Mateschitz, potansiyele inanmaya devam etti ve markasının kendi pazarını sıfırdan yaratması gerektiğini fark etti. Tayland'daki düşük gelirli işçilere yönelik konumlandırmanın aksine, Red Bull'u Batı'da premium fiyatlı, lüks ve yüksek enerjili bir ürün olarak konumlandırdı ve bu durum Mateschitz'i tamamen gerilla pazarlama stratejisine yöneltti.
Red Bull'un pazarlama dehası, tam anlamıyla gerilla pazarlama taktiklerini temel aldı. Şirket, geleneksel reklamlara büyük bütçeler harcamak yerine, düşük maliyetli ancak yüksek etki yaratan yaratıcı yöntemler kullandı. Bunun en bilinen örneği, ilk yıllarda "Red Bull ekibi" adı verilen üniversite öğrencilerinin işe alınmasıydı. Öğrenciler, üzerinde devasa Red Bull kutusu maketlerinin bulunduğu özel araçlarla (Mini Cooper'lar gibi) üniversite kampüslerinde, kütüphanelerde, barlarda ve gece kulüplerinde gezinerek, doğrudan hedef kitleye ücretsiz ürün örnekleri dağıttılar. Bu, ürünü genç ve trend belirleyici kitle arasında "havalı" ve "aykırı" bir imajla tanıttı ve kulaktan kulağa yayılan devasa bir pazarlama etkisi yarattı. Bir diğer klasik gerilla taktiği ise, markanın popülerlik algısını yaratmak amacıyla özellikle İngiltere'deki yoğun gece kulüplerinin ve barların tuvaletlerine boş Red Bull kutularının bırakılmasıydı. Bu yöntem, tüketicide markanın zaten popüler olduğu izlenimini yaratarak deneme isteğini artırdı.
Bir pazarlama efsanesi olan Red Bull ile başlayalım.
Red Bull'un kuruluş hikayesi, Avusturyalı bir pazarlama yöneticisi olan Dietrich Mateschitz'in 1980'lerin başında Tayland'a yaptığı bir iş seyahatine dayanıyor. Mateschitz, jet lag (uçuş yorgunluğu) yaşadığı bu seyahatte, yerel olarak popüler olan ve kamyon şoförleri ile işçiler tarafından uyanık kalmak için tüketilen "Krating Daeng" (Kırmızı Gaur) adlı içeceği denedi ve mucizevi iyileştirici etkisinden etkilendi. Orijinal formülü Batı damak tadına uyarlayarak ve Taylandlı iş ortağı Chaleo Yoovidhya ile ortaklık kurarak 1984 yılında Red Bull GmbH'yi kurdu. Yaklaşık üç yıl süren titiz bir formül, ambalaj (gümüş-mavi, ince ve uzun kutu tasarımı) ve marka konumlandırması çalışması sonrasında, Red Bull Enerji İçeceği ilk kez 1 Nisan 1987'de Avusturya'da piyasaya sürüldü ve bu lansman, enerji içecekleri adında yepyeni bir ürün kategorisinin doğuşunu simgeledi. Piyasaya sürüldüğü ilk yıllarda, alışılmadık tadı ve yüksek fiyatı nedeniyle şirket ciddi zararlarla karşılaşmasına rağmen Mateschitz, potansiyele inanmaya devam etti ve markasının kendi pazarını sıfırdan yaratması gerektiğini fark etti. Tayland'daki düşük gelirli işçilere yönelik konumlandırmanın aksine, Red Bull'u Batı'da premium fiyatlı, lüks ve yüksek enerjili bir ürün olarak konumlandırdı ve bu durum Mateschitz'i tamamen gerilla pazarlama stratejisine yöneltti.
Red Bull'un pazarlama dehası, tam anlamıyla gerilla pazarlama taktiklerini temel aldı. Şirket, geleneksel reklamlara büyük bütçeler harcamak yerine, düşük maliyetli ancak yüksek etki yaratan yaratıcı yöntemler kullandı. Bunun en bilinen örneği, ilk yıllarda "Red Bull ekibi" adı verilen üniversite öğrencilerinin işe alınmasıydı. Öğrenciler, üzerinde devasa Red Bull kutusu maketlerinin bulunduğu özel araçlarla (Mini Cooper'lar gibi) üniversite kampüslerinde, kütüphanelerde, barlarda ve gece kulüplerinde gezinerek, doğrudan hedef kitleye ücretsiz ürün örnekleri dağıttılar. Bu, ürünü genç ve trend belirleyici kitle arasında "havalı" ve "aykırı" bir imajla tanıttı ve kulaktan kulağa yayılan devasa bir pazarlama etkisi yarattı. Bir diğer klasik gerilla taktiği ise, markanın popülerlik algısını yaratmak amacıyla özellikle İngiltere'deki yoğun gece kulüplerinin ve barların tuvaletlerine boş Red Bull kutularının bırakılmasıydı. Bu yöntem, tüketicide markanın zaten popüler olduğu izlenimini yaratarak deneme isteğini artırdı.
Bu gerilla ruhu, markanın ana stratejisine de yansıdı. Ancak Red Bull'un pazarlama stratejisi, sadece gerilla taktikleriyle sınırlı kalmadı; markayı en üst düzeyde performans, hız ve mükemmellik ile ilişkilendiren büyük bir kurumsal stratejiye dönüştü. Bu stratejinin en önemli ve en görünür ayağı ise Formula 1'e girişi oldu. Red Bull, 2005 yılında Jaguar Racing takımını satın alarak Red Bull Racing'i kurdu ve motor sporlarının zirvesine iddialı bir giriş yaptı. Bu, markanın ekstrem sporlara olan yaklaşımını küresel bir spor sahnesine taşıdı. Formula 1, markanın "Red Bull Kanatlandırır" sloganını, hızın, teknolojinin ve sınırları zorlamanın en üst düzeyde yaşandığı bir platformda sürekli olarak göstermesini sağladı. Yarışların küresel yayınlanma potansiyeli, Red Bull'un logosunu ve ismini her hafta milyonlarca, hatta milyarlarca insanın gözünün önüne getirdi. üründen çok bir yaşam tarzı, enerji ve limitleri zorlama hissi satmaya odaklanıldı. Marka, enerjisini ve bütçesini, Red Bull Air Race (Hava Yarışları), Red Bull Cliff Diving World Series (Uçurum Dalışı Dünya Serisi) ve Felix Baumgartner'ın uzaydan atlayışı olan Red Bull Stratos gibi kendi yarattığı veya sponsor olduğu sıra dışı ve yüksek riskli etkinliklere harcadı.
Bu etkinlikler, markayı doğrudan adrenalin ve yüksek performans ile özdeşleştirdi ve devasa medya kapsamı yaratarak geleneksel reklamların kat kat üzerinde bir etki sağladı. Bu sayede Red Bull, sadece bir içecek değil, aynı zamanda cesaret, macera ve imkansızı başarma kültürünün küresel bir sembolü haline geldi ve enerji içeceği pazarında %40'ın üzerinde pazar payıyla rakipsiz bir imparatorluk kurdu. Marka, gerilla pazarlamayı, düşük bütçeli bir taktik olmaktan çıkarıp, küresel bir marka kimliği yaratmanın temel taşı haline getirdi.
Tablo, 1816 yılında Senegal açıklarında karaya oturan Fransız fırkateyni Méduse'nin kazazedelerinin yaşadığı dramı anlatır. Kaptan ve subayların cankurtaran sandallarıyla kaçmasının ardından, 150 kişi derme çatma bir sala mahkûm edilmiş ve 13 gün boyunca açlık, susuzluk ve yamyamlıkla mücadele etmiştir. Géricault, kurtarılmadan hemen önceki anı, umutsuzluk içindeki figürleri ve en tepede kurtuluş gemisine i�...
Ressam: Théodore Géricault Tarihi: 1818–1819
Tablo, 1816 yılında Senegal açıklarında karaya oturan Fransız fırkateyni Méduse'nin kazazedelerinin yaşadığı dramı anlatır. Kaptan ve subayların cankurtaran sandallarıyla kaçmasının ardından, 150 kişi derme çatma bir sala mahkûm edilmiş ve 13 gün boyunca açlık, susuzluk ve yamyamlıkla mücadele etmiştir. Géricault, kurtarılmadan hemen önceki anı, umutsuzluk içindeki figürleri ve en tepede kurtuluş gemisine işaret eden bir Afrikalı adamı resmederek, olayın dehşetini ve insani trajediyi gözler önüne sermiştir. Romantizm akımının başyapıtlarından olan bu eser, aynı zamanda Fransız monarşisinin yolsuzluğunu ve beceriksizliğini eleştiren politik bir bildiri niteliği taşır. Bugün Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir.
Günümüzde gelişmiş ekipmanlarla bile zorlu bir tırmanış olan 3916 metrelik Erciyes Dağı’nın zirvesine çıkan ilk Türk kadının hikayesi, azmin ve Cumhuriyet ruhunun en güzel örneklerinden biridir. Bu öncü isim: İlmiye Bergman.
Hikâye, dağcılığın Türkiye’de henüz emekleme aşamasında olduğu, kadınların spor alanında bu denli zorlu mücadelelere girmesinin pek de alışılmadık olmadığı bir dönemde, 26 Temmuz 1936’da Kayseri’de başlıyor. Henüz 22 yaşında olan İlmiye Hanım, o günkü imkânlarla, birçoğu askerlerden oluşan bir grupla tırmanışa katıldı. Öyle ki, grupta Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Cumhurbaşkanı olacak olan dönemin Üsteğmeni Cevdet Sunay da bulunuyordu.
İlmiye Bergman, tüm zorluklara rağmen o heybetli volkanik dağın zirvesine ulaşarak sadece kişisel bir zafer kazanmadı; aynı zamanda kendisine "İlk Türk Kadın Dağcı" unvanını kazandırdı. Onun bu eylemi, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kadına verdiği özgürlük ve bireysel başarı potansiyelinin somut bir göstergesiydi.
Günümüzde gelişmiş ekipmanlarla bile zorlu bir tırmanış olan 3916 metrelik Erciyes Dağı’nın zirvesine çıkan ilk Türk kadının hikayesi, azmin ve Cumhuriyet ruhunun en güzel örneklerinden biridir. Bu öncü isim: İlmiye Bergman.
Hikâye, dağcılığın Türkiye’de henüz emekleme aşamasında olduğu, kadınların spor alanında bu denli zorlu mücadelelere girmesinin pek de alışılmadık olmadığı bir dönemde, 26 Temmuz 1936’da Kayseri’de başlıyor. Henüz 22 yaşında olan İlmiye Hanım, o günkü imkânlarla, birçoğu askerlerden oluşan bir grupla tırmanışa katıldı. Öyle ki, grupta Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Cumhurbaşkanı olacak olan dönemin Üsteğmeni Cevdet Sunay da bulunuyordu.
İlmiye Bergman, tüm zorluklara rağmen o heybetli volkanik dağın zirvesine ulaşarak sadece kişisel bir zafer kazanmadı; aynı zamanda kendisine "İlk Türk Kadın Dağcı" unvanını kazandırdı. Onun bu eylemi, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kadına verdiği özgürlük ve bireysel başarı potansiyelinin somut bir göstergesiydi.
Yıllar sonra bile bu tırmanışın zorluğunu dile getiren Bergman, 2010 yılında plaketle ödüllendirildiğinde şunları söylemişti: "1936 yılında çok zor şartlarda Erciyes'e tırmanmıştım. Şimdi imkanlar daha uygun. Bu sporu herkesin yapmasını isterim."
Kökleri Selçuklu Hanedanına dayanan bu asil kadın, geleneksel sınırları aşarak zorlu bir spor dalında tarih yazdı. 101 yıllık ömrü boyunca bu öncü ruhu taşıyan İlmiye Bergman’ın hikayesi, kadınların azmiyle nelerin başarılabileceğini gösteren ilham verici bir miras olarak yaşamaya devam ediyor.
İkinci Dünya Savaşı'nın en tuhaf kahramanlarından biri, Polonya İkinci Kolordusu'nun resmi personeli olan bir Suriye boz ayısıydı: Er Wojtek. Bu devasa, bira seven savaşçı, sadece bir maskot olmaktan çok uzaktı; tarihin en zorlu cephelerinden birinde askerlere gerçek bir er gibi yardım etti.
Wojtek'in askerlik macerası, 1942 yılında İran'da, annesi ölmüş küçük bir yavruyken başladı. Polonyalı askerler tarafından bulunan ayı, kısa sürede birliğin neşe kaynağı oldu. Adını Lehçede "mutlu savaşçı" anlamına gelen Wojtek koydular ve onu biberonla beslediler. Büyüdükçe favori yiyecekleri bal, meyve ve askerlerin paylaştığı bira oldu; hatta askerlerle güreşmek ve sigara içiyormuş gibi yapmak en büyük eğlencesiydi.
Ayının resmi bir asker olmasının nedeni ise tamamen bürokrasiydi. 1944'te birlik, İtalya'daki kritik Monte Cassino Muharebesi'ne katılmak üzere gemiyle sevk edilecekti. Liman kuralları hayvanların gemiye binmesini yasaklayınca, Polonyalılar pratik bir çözüm buldu: Wojtek'e bir kimlik numarası ve er rütbesi vererek onu resmen askeri personel yaptılar.
İkinci Dünya Savaşı'nın en tuhaf kahramanlarından biri, Polonya İkinci Kolordusu'nun resmi personeli olan bir Suriye boz ayısıydı: Er Wojtek. Bu devasa, bira seven savaşçı, sadece bir maskot olmaktan çok uzaktı; tarihin en zorlu cephelerinden birinde askerlere gerçek bir er gibi yardım etti.
Wojtek'in askerlik macerası, 1942 yılında İran'da, annesi ölmüş küçük bir yavruyken başladı. Polonyalı askerler tarafından bulunan ayı, kısa sürede birliğin neşe kaynağı oldu. Adını Lehçede "mutlu savaşçı" anlamına gelen Wojtek koydular ve onu biberonla beslediler. Büyüdükçe favori yiyecekleri bal, meyve ve askerlerin paylaştığı bira oldu; hatta askerlerle güreşmek ve sigara içiyormuş gibi yapmak en büyük eğlencesiydi.
Ayının resmi bir asker olmasının nedeni ise tamamen bürokrasiydi. 1944'te birlik, İtalya'daki kritik Monte Cassino Muharebesi'ne katılmak üzere gemiyle sevk edilecekti. Liman kuralları hayvanların gemiye binmesini yasaklayınca, Polonyalılar pratik bir çözüm buldu: Wojtek'e bir kimlik numarası ve er rütbesi vererek onu resmen askeri personel yaptılar.
Wojtek, rütbesinin hakkını cephede verdi. Monte Cassino'nun ağır bombardımanı altında, insan askerler zorlanırken, Wojtek yaklaşık 45 kg ağırlığındaki top mermisi sandıklarını omuzlayıp cephe hattına taşıyarak lojistik desteğe inanılmaz bir katkı sağladı. Bu olağanüstü çabası, sadece işleri kolaylaştırmakla kalmadı, aynı zamanda askerlerin moralini de göklere çıkardı.
Savaş bittiğinde Wojtek, birliğiyle birlikte İskoçya'ya gitti ve nihayetinde Edinburgh Hayvanat Bahçesi'ne yerleşti. Ancak eski silah arkadaşları onu sık sık ziyaret ettiğinde, Lehçe seslenişlerini duyar duymaz onları tanır ve heyecanla ayağa kalkardı.
Wojtek, 1963'te vefat etti. Bugün, askeri birliğin resmi ambleminde top mermisi taşıyan bir ayı figürü yer alıyor ve bu "mutlu savaşçının" hikayesi, insan ve hayvan dostluğunun tarihteki en dokunaklı ve tuhaf örneklerinden biri olarak hatırlanmaya devam ediyor.
Jan Matejko’nun asıl adı “Stańczyk” olan, tam adıyla “Kraliçe Bona’nın sarayındaki baloda, Smolensk’in kaybı karşısında Stańczyk” tablosu, Polonya’nın çöküş dönemini simgeleyen en güçlü eserlerinden biridir; normalde saraylarda eğlenceyi ve kahkahayı temsil eden soytarı Stańczyk’in bile derin bir suskunluk ve hüzünle resmedildiği bu sahne, devletin içten içe yıkılışını ve yaşanan trajedinin ağırlığını anlatır. Matejko, ayrıntılarla ...
Jan Matejko’nun asıl adı “Stańczyk” olan, tam adıyla “Kraliçe Bona’nın sarayındaki baloda, Smolensk’in kaybı karşısında Stańczyk” tablosu, Polonya’nın çöküş dönemini simgeleyen en güçlü eserlerinden biridir; normalde saraylarda eğlenceyi ve kahkahayı temsil eden soytarı Stańczyk’in bile derin bir suskunluk ve hüzünle resmedildiği bu sahne, devletin içten içe yıkılışını ve yaşanan trajedinin ağırlığını anlatır. Matejko, ayrıntılarla dolu tarih resimleriyle bir milletin hafızasını diri tutarken, bu eserle yalnızca Polonya’nın değil, yozlaşma ve çözülme yaşayan her devletin kaderine dair evrensel bir uyarı verir..
Yüksek enflasyonun en büyük illüzyonu şudur: Orta sınıf fakirleştikçe, dışarıdan bakan birine göre hâlâ zenginmiş gibi gözükmeye devam eder. Birikim yaptıkça, hayalindeki eşyaların ve metaların giderek kendinden uzaklaştığını fark eder. Bu yüzden parasını gezmeye, eğlenceye ve kıyafete harcar. Aslında bu bir tür “öğrenilmiş çaresizlik”tir; birikim yapmak, hayallerin ulaşılmaz olduğunu görmekle sonuçlanır ve insanlar kısa vadeli tatminlerle denge ...
Yüksek enflasyonun en büyük illüzyonu şudur: Orta sınıf fakirleştikçe, dışarıdan bakan birine göre hâlâ zenginmiş gibi gözükmeye devam eder. Birikim yaptıkça, hayalindeki eşyaların ve metaların giderek kendinden uzaklaştığını fark eder. Bu yüzden parasını gezmeye, eğlenceye ve kıyafete harcar. Aslında bu bir tür “öğrenilmiş çaresizlik”tir; birikim yapmak, hayallerin ulaşılmaz olduğunu görmekle sonuçlanır ve insanlar kısa vadeli tatminlerle denge kurmaya çalışır. Bu yüzden kafelerde, restoranlarda ya da marketlerde insanlar görürüz; artık ev ve araba almaktan vazgeçmiş, ulaşamayacağına inanmış bir orta sınıf vardır karşımızda.
Eylül ayı geldi mi Anadolu’da kadınların üstüne bir telaş çöküyor, özellikle de annemin. Bu telaş öyle böyle değil; sanki kış ayları değil de kıtlık kapıda, savaş eli kulağında… Oysa şunun şurasında 2-3 ay kış yaşıyoruz, ona da kış denirse tabii. Ama annem, sanki önümüzde en az 6 ay sürecek zorlu bir dağ hayatı varmış gibi salçalar kaynatılıyor, tarhanalar seriliyor, kurutmalıklar ipe diziliyor, turşular kuruluyor. Evde asla bitmeyen hummalı bi...
Eylül ayı geldi mi Anadolu’da kadınların üstüne bir telaş çöküyor, özellikle de annemin. Bu telaş öyle böyle değil; sanki kış ayları değil de kıtlık kapıda, savaş eli kulağında… Oysa şunun şurasında 2-3 ay kış yaşıyoruz, ona da kış denirse tabii. Ama annem, sanki önümüzde en az 6 ay sürecek zorlu bir dağ hayatı varmış gibi salçalar kaynatılıyor, tarhanalar seriliyor, kurutmalıklar ipe diziliyor, turşular kuruluyor. Evde asla bitmeyen hummalı bir koşuşturma… mesele sadece kışa hazırlanmak değil bence annemin elinde hayat boyu alışkanlığa dönüşmüş bir kültür, bir güvenlik duygusu var. Maalesef..
sevgili yazarlar erciyes sözlük şiir yarışması 2025 sonuçlandı.
3. asiyegenç
https://erciyessozluk.com/baslik=hikayede-adsiz?entry=530
2. sabitince
https://erciyessozluk.com/baslik=sen-nasil-dunyasin?entry=572
1. pskdansümeyye
https://erciyessozluk.com/baslik=gelmeyisin-uzerine?entry=663
yarışmanın amacı sadece derece elde etmek değil, sözlük yazarlarını şiir ve edebiyatla daha fazla buluşturmak, kalemlerini özgürce konuşturabilmeleri için bir alan açmaktı.
pek çok şiirin puanı eşit ya da birbirine çok yakındı; bu da yarışmada aslında herkesin çok değerli dizeler sunduğunu gösteriyor.
bundan sonrası için edebiyatı destekleyen farklı etkinlikler ve yarışmaların devam edeceği şimdiden duyurmuş olalım. yani şansı bu sefer yaver gitmeyenler için yeni fırsatlar mutlaka olacak.
şiir yazmaya devam.